Otizm her ne kadar giderek daha erken tanınsa ve kullanılan müdahele yöntemleri geçmişe göre daha fazla sonuç verse de, ‘hâlâ dirençli ve tam iyileşmesi daha seyrek’
bir rahatsızlık.Tanımını kısaca hatırlatırsam: “Çocuğun ilişki kurma ve paylaşma amaçlı iletişim becerilerinin gelişmesinde bir bozukluk otizmin özünü oluşturur. Üç yaşından küçüklerde dil gelişimini engelleyen ilişki arzusundaki zayıflık, öncelikle ‘göz teması’ ve ‘ismine bakmama’ gibi tek taraflı ilişkiye yatkınlık biçiminde kendini gösterir. Otizm ve otizme benzeyen gelişimsel problemlerin erken tanınması, bir an evvel müdahele edilebilmesini sağlar. Erken ve yoğun bir eğitim çalışmasıyla, çocuğa ilişki kurma ve iletişim becerilerinin kazandırılması amaçlanır. Çocuğunuzun gelişimine ilişkin bir kuşkuya kapıldığınızda, güvendiğiniz çocuk doktorunuza veya bir çocuk psikiyatrisi uzmanına başvurmanız akılcı olur.” (www.yankiyazgan.com) Problemin direncinin özellikle tedavinin başlangıç aşamalarında fazla ve düzelme hızının oldukça yavaş olduğu düşünülürse, bu yeterince düzelememe hâli bir çok anne-babanın, hatta konuyla ilgili uzmanın umutsuzluğa ve telaşa kapılmasına yol açıyor. Marjinal diye tanımladığım yaklaşımlara meydan veren bu ortam ve marjinal yaklaşımların bilimdışılığı hakkında hazırladığım bir başka yazı (“Yanlış Bile Değil”) gazetenin daha önceki sayılarında yer almıştı; web’den bulabilirsiniz. Geçen ay katıldığım toplum konferanslarında, otizmin ilerlemesini durdurmak için hangi yolu deneyeceğini şaşıracak denli yorulmuş bir anne, marjinal piyasada popüler bazı yöntemler hakkında fikrimi sorarken, bir yandan da ters bir cevap vermemden çekinerek, “biliyorum, siz bu yöntemlere karşısınız” diyerek söze başladı. Ben bu yöntemlere karşı mıydım? Karşı olunacak kadar bile temeli olmayan, yanlış mı doğru mu değerlendirmesine almak için gereken verilere sahip olamadığımız için hakkında bir bilimsel görüş bildiremediğimiz iddialara ‘karşı’ olabilir miyiz? Hayır, marjinal tedavi önermelerine karşı değilim. Bugün marjinal olarak adlandırılan yöntemlerden bir tanesinin otizm ya da dışında bir sorun için etkili olabileceğine ilişkin birkaç veriyi gördüğümde, bunu hemen gündeme almaktan neden çekinelim?
Bilimsel çalışmalarda ‘kanıt’ sorumluluğu, iddia (hipotez diyelim) sahibine aittir. “Aksi kanıtlanana kadar her iddia doğrudur” varsayımı ise, bilim dışındaki alanlarda, örneğin sevdiğimiz insanlara ilişkin bir suçlama duyduğumuzda, doğru olabilir! Oysa, son dört yüzyıldaki bilimsel düşünce, kendisini yanlışlamaya dayanır. Bilim “aksini kanıtla” sözündeki kibirin ve kendi düşüncesine hayranlığın tersine, “acaba nerede yanılmış olabiliriz?”, ya da “teorimizin bir hatasını bulsak” gibi formüllerle ilerler. Türkiye’de TV ekranlarına çıkıp, eğitimini almadığı konularda insanları apaçık yanıltan mesajlar veren marjinal tedavi ‘öncü’sü tıp fakültesi profesörleri ise, daha az politik söylemle, kendilerini çekemeyenlerden söz eder. Belki de doğrudur, ya da kıskanma ile ‘bu kadarına hayret’ etmeyi karıştırıyorlar. Marjinal tedavi yöntemlerinin sözcüleri kendilerinin egemen bilim tarafından dışlandıklarını öne sürer, ‘devrimci’ ya da ‘ezilen’ rolüne soyunurlar. Devrimcilik, ya da bilimde çığır açma iddiası sessiz kalmayı zorlaştırır. Örneğin, Galileo’yu alalım. Bilimde devrim yaptığı halde, kendi ortaya attığı görüşlerinin en büyük ‘tartışmacısı’ yine kendisi olan, doğruyu bulmuş olmakla değil, doğruyu aramakla hayatını anlamlandırmış insanlardan. Brecht’in, Galileo oyununda ustanın çırağına söylettiklerine bakın:
“Benim derdim düşüncemin doğru olduğunu kanıtlamak değil, düşüncemin doğru olup olmadığını incelemek”. Üstüne, bilimsel düşünmek isteyenler için bir standart koyuyor: “bizim işimize gelen bir bulguya ulaştığımızda, işte o, en güvenilmez göreceğimiz bulgu, en zor inanacağımız...” Ne karamsar ve karşıdevrimci adammış Galileo... ‘İyi geldiği’ iddia edilen yöntemleri neden bu kadar kolayca kesip atıyorsun, nereden biliyorsun saçma sapan olduğunu, diyerek eleştirenlere, bir Amerikalı doktor arkadaşımın cevabını aktarayım. “Saçmalığı nereden mi anlıyorum? Bir yüksek yargıçın ağır müstehcenliği nasıl anladığını tanımlarken söylediği gibi: “Baktın mı, anlıyorsun...” Birgün-07.02.2010 |
Yorumlar
Sevgilerimle… Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.